Sıradan GÖZ, Aleme baktığında çokluk görür, isimler, suretler, sebepler ve birbirinden ayrı varlıklar. Ağacı ağaç, taşı taş, insanı insan olarak görür, her şeyi kendi başına var ve birbirinden bağımsız zanneder. Oysa gönül uyandıkça bakış değişir. Sevgiyle arınan, tefekkürle derinleşen ve hakikatin nefesiyle incelenen bir bilinç, çokluğun ardındaki birliği sezmekle kalmaz, çokluğunda BİR’in tecellisinden ibaret olduğunu idrak etmeye başlar. Suretler vardır fakat suretlerin ötesinde bir MÂNÂ vardır. İsimler vardır, fakat isimlerin ardında İsim Veren vardır. Tecelliler vardır, fakat bütün tecellilerin kaynağında tek bir Hakikat vardır. İşte insanın asıl yolculuğu burada başlar,.. çokluktan Birliğe, suretten mânâya, nefsinden Rabbine doğru..
Yaratıcı’yı sevmek, zihinde kurulmuş uzak ve soyut bir ilaha yönelmek değildir. Hakiki muhabbet, O’nu yalnızca gökyüzünün sonsuzluğunda aramak değil kendi varlığının her zerresinde O’nun kudretini, her nefeste O’nun lütfunu, her oluşta O’nun hikmetini fark edebilmektir. Gönül öyle bir hâle gelir ki insan, baktığı yerde yalnızca olanı değil, O’na işaret edeni görmeye başlar. Bir çiçek yalnızca çiçek değildir, bir insan yalnızca insan değildir, bir karşılaşma yalnızca tesadüf değildir, bir ayrılık yalnızca kayıp değildir, bir acı yalnızca acı değildir. Her şey, görünenden öte bir mânânın kapısını aralar. İşte AŞK, bu kapıların ardındaki hakikati sezme hâlidir.
Bu yüzden mesele yalnızca Allah’ı bilmek değil, bildiğini yaşayacak bir hâle gelmektir. Çünkü hakikat, zihinde taşınan bir bilgi olmaktan çıktığında irfana dönüşür. İnsan önce inanır, sonra arar, aradıkça öğrenir, öğrendikçe kendi cehaletini fark eder ve nihayet bildiğini sandığı şeylerin önünde susmayı öğrenir. Çünkü insan hakikate yaklaştıkça kendi büyüklüğünü değil, acziyetini görür. Kendisini kâinatın merkezinde zanneden BEN, sonsuzluk karşısında küçülür. Bir damla olduğunu anlayan, okyanusu iddia etmekten vazgeçer. Kulluk işte budur,. kendini büyütmek değil, kendinden geçmek, kendine pay çıkarmak değil, her şeyin sahibini bilmektir.
İman, zihne huzur ve kalbe sükûnet verir. Fakat aşk, insanın kendisine kurduğu zindanın kapısını açar. Çünkü insanın en büyük hapishanesi dışarıda değil, kendi nefsinin içinde kurduğu dünyadır. BEN der, BENİM der, BANA der, BEN YAPTIM der, BEN BİLİYORUM der, derde der ve farkında olmadan kendi benliğinin duvarlarını yükseltir. Oysa AŞK geldikçe o duvarlar çatlamaya başlar. İnsan sevdikçe kendisini unutmaya, teslim oldukça sahiplik iddiasından vazgeçmeye, şükrettikçe kendisine ait sandıklarının aslında birer emanet olduğunu anlamaya başlar. Bir gün fark eder ki insan, kendinden kurtulmadan özgürleşemeyecektir.
Tasavvufun derin sırrı zaten burada saklıdır. İnsanın hakikate ulaşması, kendisine yeni bir BEN inşa etmesi değildir. Tam tersine, BEN dediği şeyi inceltmesi, arındırması ve nihayetinde kendi varlık iddiasının ne kadar sınırlı olduğunu idrak etmesidir. Sıfırlanmak, hiç olmak değildir, kendine ait müstakil bir varlık iddiasından vazgeçmektir. Varlığını inkâr etmek değil, varlığının kaynağını bilmektir. Kendini yok saymak değil, kendinden bağımsız bir varlık olmadığını idrak etmektir. Kul, kul olduğunu bildikçe özgürleşir. Çünkü insan kendisini kendisine ait sandığı müddetçe yük taşır, emanet olduğunu bildiğinde ise yük hafifler.
İşte fenâ belki de tam burada başlar. Nefsin BEN VARIM diye yükselen sesi sustukça, hakikatin sessizliği duyulur. İnsan, kendisini merkeze koymaktan vazgeçtikçe Alemin merkezini kendi dışında aramayı bırakır. O zaman anlar ki aradığı uzaklarda değildir. Aradığı, zaten her AN kendisine ŞAH damarından daha yakındır. Hakikat gizlenmemiştir, insan perdelenmiştir. Perde bazen nefsidir, bazen arzuları, bazen bilgisi, bazen sahip oldukları, bazen de kendisini iyi ve yeterli zannetmesidir. İnsan bütün bu perdeleri birer birer bıraktıkça hakikat daha fazla görünür hâle gelir. Oysa hakikat yeni bir şey olarak ortaya çıkmaz yalnızca üzerindeki perde kalkar.
Bütün bu yolculuğun özetini tek bir cümle ile söylersek,.. “Allah de ve ötesini bırak..” Bırak...! Her şeyi kontrol etme arzunu bırak. Kendine biçtiğin büyük hikâyeyi bırak. İnsanlardan beklediğin karşılıkları bırak. Kendine ait sandığın başarıları, övgüleri, korkuları ve kaygıları bırak. Bırak herkes kendi yaratılışının sırrı içinde yolunu yürüsün. Çünkü senin vazifen bütün Alemi taşımak değildir. Senin vazifen, kalbini O’na çevirmektir. Gerisini O’na bırakmak.. İşte TESLİMİYET budur. Bu eşsiz hakikatin insanlıktaki en yüce tecellilerinden biri Hz. Muhammed’dir (s.a.v.).
O, hakikati yalnızca anlatan değil, onu hâliyle gösteren bir AYNA'dır. Sözüyle hikmeti, hâliyle rahmeti, ahlâkıyla hakikati, kulluğuyla teslimiyeti gösteren… Öyle bir ayna ki ona bakan, kendisini büyütmek yerine hakikatin önünde küçülmeyi öğrenir. O’nun hayatında kulluk, aşk, teslimiyet, merhamet ve hakikat birbirinden ayrılmaz. Bu yüzden O’nun hayatı, insanın BEN'den “O”na doğru yürüyüşünün en yüce örneklerinden biri olarak okunmalıdır. Böylece yolculuğun sonunda insanın söyleyecek fazla sözü kalmaz. Çünkü söz azalır, hâl konuşmaya başlar. İddia susar, nefs geri çekilir, benlik incelir, kalp sükûna erer. İnsan bütün arayışlarının sonunda şunu fark eder ki,.. aradığı şey hiçbir zaman uzakta değildi. O, hep vardı, varlığın içinde, nefesin içinde, sessizliğin içinde, aşkın içinde, kulluğun içinde.
İnsan aslında O’nu bulmadı, kendisine ait sandığı perdeleri bıraktı ve geriye yalnızca hakikat kaldı... Allah..!
Gerisi isimlerdir, gerisi suretlerdir, gerisi tecellilerdir. O ise Bâkî olandır. Kul için belki de bütün yolculuk, O’ndan gelip yine O’na dönen bir varlık olduğunu idrak etmekten ibarettir.
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn...”
O’ndan geldik ve yine O’na döneceğiz.
Aslında uyanış, O’ndan ayrı olmadığımızı düşünmekten ziyade, O’ndan ayrı olduğunu zanneden BEN'in ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu fark etmektir. İnsan sonunda kendisine ait sandığı her şeyi bırakmayı öğrenir. Adını, makamını, sahip olduklarını, korkularını, beklentilerini, hatta kendi hakkındaki tasavvurunu bile..
Sonra susar...
Veee O’na bırakır...
Her şeyi..!
Kendini bile..!
Tarih: 2026-10-02 07:47:46