Çok değil, şöyle bir yirmi-otuz yıl öncesine kadar hayatın kendi içinde tabii bir ritmi, sessizliğin de bir tınısı vardı. Bugün ise her yanımızdan kuşatılmış durumdayız. Cebimizdeki telefonun sinyalinden, zihnimize akan binbir çeşit dijital gürültüye, modern dünyanın hırslarından, bitmek bilmeyen "bir yerlere yetişme" telaşına kadar her AN binlerce farklı frekansa maruz kalıyoruz.
Sonuç mu.?
Kalabalıklar içinde acı bir yalnızlık ve her gün biraz daha ağırlaşan, sebebi belirsiz bir dert yükü..
İnsan, bu kadar dışsal gürültünün altındayken yönünü içeriye, yani kalbine nasıl çevirebilir..?
Bugüne kadar yazdığımız güzel sözler, derin nasihatler, "O" kadim kitapların satırları havada asılı kalıyor.
Bilmek yetmiyor artık çünkü bilineni HÂL eylemek, yani bizzat yaşamak, bu keşmekeşin içinde imkânsız bir lüks gibi görünüyor.
Peki, bu durumda ne yapabiliriz..?
Kendimizi bu frekans kirliliğinden çekip çıkaracak "O" can simidi nerede..?
Tasavvuf hırkasına bürünüp baktığımızda, bugünün insanının yaşadığı bu çıkmaz aslında tanıdıktır. Kadim gelenek buna "kesret içinde kaybolmak" der. Yani çokluğun, teferruatın, dünyanın geçici hengâmesinin içinde boğulmak...
Oysa insanın asıl yurdu VAHDET, yani o ilahi teklik ve o tekliğin getirdiği derin İÇ huzurdur.
Bizler modern dünyada sadece kulaklarımızı değil, kalbimizi de yanlış frekanslara akort ediyoruz. Radyo frekansı kaydığında nasıl sadece bir cızırtı duyulursa, kalbimiz de dünyanın geçici dalga boylarına kapıldığında ruhumuz derin bir cızırtıyla, yani dertle ve anksiyeteyle doluyor.
Ekrana bakmaktan, başkalarının hayatlarını izlemekten kendi içimize bakmaya mecalimiz kalmıyor.
Ayet-i kerimede buyrulan o muazzam hakikat tam da burada devreye giriyor:
"Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur." Ra'd Suresi/28
Buradaki anmak(ZİKİR), sadece dille söylenen bir kelimeden ibaret değildir, zihni ve kalbi o kirli frekanslardan koparıp, asıl kaynağına, yani İlahi Olan'ın frekansına sabitlemektir.
"İyi güzel de abi, dağ başına mı yerleşelim, her şeyi kapatalım mı.?" dediğinizi duyar gibiyim.
Elbette hayır.
İslam ve onun kalbi olan tasavvuf, hayattan kopmayı değil, hayatın içinde sadık kalabilmeyi öğütler.
Yani halkın içindeyken bile Hakk ile beraber olmak...
Kalabalıkların arasında, o sinyallerin, o koşturmacanın ortasında kalbini Mekke'ye, mescide dönüştürebilmek...
Yazılanların, okunanların havada kalmaması için bilgiyi HÂL haline getirmek zorundayız. Bunun için de modern dünyanın getirdiği o sahte ihtiyaçları ve gürültüleri biraz "azaltmak" gerekiyor. Az yemek, az konuşmak, az uyumak diye bilinen o eski reçeteyi bugün şöyle güncelleyebiliriz..!
Az ekran, az bildirim, az tüketim.
Eğer okuduklarımızın hayatımıza dokunmasını, bizi şifalandırmasını istiyorsak, ruhumuza bir "dijital abdest" aldırmak zorundayız. Bu pazar günü kendimize şu küçük adımlarla yeni bir alan açabiliriz,..!
Günün sadece 15 dakikasında, telefonları tamamen kapatıp, hiçbir şey okumadan ve dinlemeden sadece kendi nefesimizi ve kalbimizi dinlemek. İçsel dönüşün ilk kapısı sessizliktir.
Başkalarının ne yaptığına, dünyadaki o sonsuz bilgi kirliliğine değil, kendi önümüze, kendi hayatımıza ve kendi sorumluluklarımıza odaklanmak.
Bizi aşağı çeken dert frekansından çıkmanın en kestirme yolu, elimizdeki nimetlerin farkına varıp şükür deryasına dalmaktır.
Unutmayalım ki,..!
Dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, kalbin derinliklerindeki o ilahi çekirdek her zaman sükunete muhtaçtır.
Sinyalleri kesin,
frekansı değiştirin ve kalbinizi Asıl Sahibi'ne bırakın.
Göreceksiniz, havada asılı kalan o güzel sözler birer birer hayatınıza yağmur gibi yağmaya başlayacak.
Hayırlı, huzurlu ve sükunetli pazarlar dileklerimle kalın sağlıcakla..
Tarih: 2026-05-17 09:13:39