Hayat, durmadan akan bir nehir gibidir. Kimi zaman köpürerek kayalara çarpar, kimi zaman sessizce göl olur gökyüzünü içinde taşıyan sakin bir suya dönüşür.
Biz ise o nehrin üzerinde yol alan, bazen akıntıya direnen, bazen kendini suyun kaderine bırakan yolcularız.
Ömür dediğimiz şey de, iki kıyı arasında süzülen bu kısa yolculuktan ibarettir.
İnsan çoğu zaman başına gelenlerin sebebini dışarıda arar. Düzeni suçlar, zamanı suçlar, insanları suçlar.
Oysa en büyük mahkeme, insanın kendi vicdanıdır.
Orada hüküm verilmeden dışarıdaki hiçbir yargı tam anlamıyla adaletli olamaz.
Kendi içine ışık tutamayan, dışarıdaki karanlıktan yakınır.
Gönlündeki kırıklığı onaramayan, dünyanın eksiklerini büyüterek teselli bulmaya çalışır.
Çünkü insan, içinde taşıdığı hâli dünyaya yansıtır.
Kalbi huzursuz olan için en güzel bahar bile eksiktir, gönlü sükûnete eren için ise en çetin kışta bile bir rahmet gizlidir.
Dilimiz ne kadar güçlü olduğumuzu söylese de, kalbimiz acziyetini bizden daha iyi bilir.
Dünya omuzlarımıza ağır geldiğinde, çare sandığımız bütün kapılar birer birer kapanır.
İşte o vakit, hiç şaşmadan aynı kapının eşiğine varırız.
Ellerimiz göğe açılır..
Sesimiz titrer..
Gözlerimiz dolar vee bütün unvanlarımız, bütün iddialarımız, bütün kibirlerimiz sessizce üzerimizden dökülür.
O an yalnızca KUL oluruz.
İnsan belki de en çok secdede kendisi olur. Çünkü secde, alnın toprağa değil nefsin hakikate eğilişidir.
DUA ise dudakların değil, kırılmış bir kalbin konuştuğu en saf LİSAN'dır.
Elbette yaşadığımız dünyada kusursuz bir düzen yoktur. Adaletsizlikler olacaktır, eksiklikler olacaktır, insan olduğu sürece hatalar da olacaktır.
Fakat her kusurun yükünü başkalarının omzuna bırakmak, insanı kendi yükünü taşımaktan uzaklaştırır.
Asıl cesaret, insanın kendi içine dönüp kendisiyle yüzleşebilmesidir.
Aynanın karşısına geçmek, sadece sureti görmek değil kalbinin derinlerinde saklanan gerçekleri fark etmektir.
Ben nerede yanlış yaptım..?
Hangi davranışım beni bugünkü hâlime getirdi..?
Daha iyi bir insan olabilmek için hangi yönümü değiştirmeliyim..?
Bu soruları sormayan her ÖZ değerlendirme eksik kalır, insanı hakikate götürmez.
Çünkü insan, yaratılışı gereği unutmaya yatkındır.
Unutunca da kendini görmez, kendini görmeyince de aynı hatayı tekrar eder.
Oysa insan, eksildiği yeri fark ettiğinde tamamlanmaya başlar.
Yanlışını kabul ettiğinde olgunlaşır.
Nefsinin eğrilmiş tarafını düzeltmeye niyet ettiğinde, içindeki karanlık aydınlığa döner.
Kişi kendini bilmedikçe, hiçbir eleştiri tam olmaz, hiçbir değişim kök salmaz.
Kendini bilen ise hem huzuru bulur hem de Rabbine giden yolu...
Darlığın karanlık geceleri çekilip de sabahın rahmeti üzerimize doğduğunda, içimizdeki düğümler çözülür, yüklerimiz hafifler.
Fakat tam o anda insanın gönlüne ince bir gaflet sis gibi çöker.
Dün, gözyaşlarıyla Rabbin kapısına yönelen o kalp, bugün nimetlerin serin gölgesinde aynı yakınlığı korumakta zorlanır.
Sanki o ağlayan biz değildik..
Sanki geceleri secdeye çağıran o sızı başka bir gönülden yükselmişti.
Sanki Yetiş Allah’ım diye yalvaran dil, şimdi bize ait değilmiş gibi yabancı gelir.
Tasavvuf ehli der ki,..
İnsanın hâli, darlıkta iltica eden bir yolcunun, genişlikte ise yolu unutan bir seyyahın hâline benzer.
Zorluk, kalbi Allah’a çeken bir rüzgâr rahatlık ise çoğu zaman kalbi kendine bırakan bir serap gibidir.
Asıl imtihan, gecenin karanlığında değil, sabahın aydınlığında başlar.
Çünkü darlıkta Allah’a yönelmek kolaydır, genişlikte yönelişi korumak ise kalbin terbiyesini ister.
İnsan bazen rahata kavuşunca, en çok da kendi acziyetini unutur.
İşte nefsin en ince tuzağı budur.
Dünya, parlak yüzünü göstererek hakikati perdelemeye çalışır.
Geçici olanı kalıcı, fani olanı ebedî gibi gösterir.
Oysa insanı insan yapan şey bolluğun verdiği güven değil, darlığın öğrettiği teslimiyettir. Çünkü kul, en çok muhtaç olduğunu anladığında Rabbine yaklaşır.
Genişlik zamanında Allah'ı tanı ki, darlık zamanında O da seni tanısın..!
Bu hadis, yalnızca sıkıntı günlerine ait bir teselli değildir. Aynı zamanda bolluğun da bir imtihan olduğunu hatırlatan ilahî bir terbiyedir.
Tasavvuf büyükleri derler ki, insanın hakikati diliyle değil, nimete karşı tavrıyla anlaşılır.
Darlıkta dua etmek kolaydır.
Marifet, bollukta da aynı tevazuyu koruyabilmektir.
Hakikat bize şöyle söyler,..
Darlık da O'ndandır..
Genişlik de..
Kahr da O'ndandır..
Lütuf da...
İkisini birbirinden ayıran yalnızca bizim bakışımızdır.
Arif insan, gecenin karanlığında sığındığı kapıyı sabahın aydınlığında terk etmez.
Çünkü onun için DUA, yalnızca ihtiyaç anlarının dili değil hayatın nefesidir.
İnsan her nimette şükrü, her musibette hikmeti arayabildiği gün olgunlaşır. Çünkü olgunluk, başımıza gelenleri değil başımıza gelenler karşısında kim olduğumuzu değiştirebilmektir.
Unutmamalıyız ki bizi darlıkta işiten Allah, genişlikte de bizi görmektedir. Sadakat, yalnızca zor günlerde yönelmek değil huzur günlerinde de aynı kapının eşiğinde kalabilmektir.
Çünkü kapı hiç değişmez.
Değişen yalnızca bizim kalbimizdir.
Toplumlar da böyledir.
Kendini sorgulamayan insanların kurduğu düzenler, zamanla kendi yükü altında ezilir. Fakat hatasını kabul eden, nefsini terbiye eden, değişime önce kendi kalbinden başlayan insanlar çoğaldıkça toplum da yeniden nefes almaya başlar.
Zira dünyayı değiştiren fikirlerden önce, o fikirleri taşıyan kalplerdir.
Gerçek değişim, meydanlarda değil insanın kendi vicdanında başlar.
Kalbini imar eden, çevresini de imar eder.
Nefsini ıslah eden, yaşadığı dünyaya da adalet taşır.
Belki de ömrün bütün hikmeti tek bir cümlede saklıdır,.. İnsan, Allah'a yaklaştıkça kendine yaklaşır, kendini tanıdıkça da Rabbini daha iyi tanır ve sonunda anlar ki, bütün yolların vardığı yer aslında hep aynı kapıdır.
Rahmetin kapısı..
Merhametin kapısı..
Affın kapısı..
Tarih: 2026-07-07 08:40:16