Hac Bayramı’nın maneviyatına uygun olarak, Medine şehrinden bahsetmeden geçmek mümkün değildir.
Kelime anlamı itibarıyla Medeniyetin Merkezi olarak bilinen MEDİNE, irfan meclislerinde ve manevi literatürde bundan çok daha derin hakikatlere işaret eder.
"O", yalnızca bir şehir değil, EDEB'in, merhametin, kardeşliğin ve gönül inceliğinin hayat bulduğu müstesna bir iklimdir.
"O", Hazreti Muhammed (s.a.v)'in tecelli ettiği, O'nun nurlu ahlakının yeryüzüne aksettiği manevi merkezdir.
Tasavvuf hırkasını giyen Arifler için Medine’de bulunmak, yaşamak ve ölmek, sadece biyolojik bir ömrü o mukaddes topraklarda noktalamak değildir.
Bu ölüm, nefsi terbiye ederek KURBİYET MAKAMI'na ermek ve henüz nefes alıp verirken "ölmeden önce ölmek" sırrına mazhar olmaktır.
Kişi, kendi varlığını, benliğini ve enaniyetini Resûlullah’ın (s.a.v) eşsiz ahlakında ve deryalar misali sevgisinde fena, yani yok ederse, o kişi artık coğrafi olarak nerede bulunursa bulunsun manen MEDİNE’dedir. Çünkü o kalb, Hz. Muhammed’in (s.a.v) aşkıyla öyle bir dolmuştur ki, orada masivaya, yani fani dünya sevgilerine zerre kadar yer kalmamıştır.
Hz.Muhammed (s.a.v) o mübarek beldede vefat edenlere ŞEHADET edeceğini müjdelemesi, tasavvufi bir derinlik taşır.
Şehadet, kelime kökeni itibariyle "görmek", "bizzat müşahede etmek" ve "şahit olmak" demektir.
Medîne-i Münevvere’nin o nurlu, gönül diriltici ikliminde canını Hakk’a sunan kişi, artık gerçeği perdeler ardında değil, apaçık bir görüşle seyreden gönül erlerinin arasına karışır.
Orada ruh, dünya gölgelerinden sıyrılır hakikat, sabah ışığı gibi duru ve eksiksiz görünür. Böyle kimseler, gönül gözleri açılmış, İÇ Alemi arınmış ermişlerin safına erişir, sezgiyi bilgiye, bilgiyi hikmete dönüştüren kutlu yolcular arasına katılır.
Hz. Muhammed (s.a.v), o sadık kulun imandaki samimiyetine, sadakatine ve aşkına bizzat kendi Nur-u Muhammedi'siyle kefil olur.
Şefaat ise, yalnızca bir günahın affını istemek değil sevgilinin, seveninin elinden tutarak onu kendi makamına, daha yüce mertebelere doğru çekmesidir. Bir müminin Medine’de ölme arzusu, aslında Resûlullah’ın komşuluğuna sığınma ve O’nun manevi terbiyesine, irşadına kayıtsız şartsız teslim olma iradesidir.
Hz.Muhammed'in (s.a.v) şefaati, o aciz kulun eksiklerini, kusurlarını ve noksanlarını Kendi kemalatı ve mükemmelliğiyle örtmesi, onu Hakk’ın huzuruna "O’ndan feyizlenmiş bir parça" gibi takdim etmesidir. İşte bu yüzden orada ölmek, alelade bir toprağa değil, Gül Bahçesine (Ravza-i Mutahhara) karışmaktır. Burada eriyen ve aslına dönen beden değil peygamberimiz’in sevgisinde eriyerek vuslata eren ruhtur.
Her aşığın o nurlu iklime gitmeye veya mübarek topraklarda son nefesini vermeye maddi ve fiziksel imkanı elvermeyebilir. Tam bu noktada nebevi bir teselli ve hakikat imdada yetişir..
Bir mümin, kalbini bir Medine haline getirebilirse "O" şehrin edebiyle edeplenip, hayatını o mukaddes hasretle ve sünnet-i seniyye üzere idame ettirirse, Allah (c.c.) "O" samimi niyetin ve sızının hatırına kişiyi "Medine’de ölmüş" hükmünde sayar. Çünkü tasavvufi nazarda ölüm, biyolojik bir son yahut yok oluş değil ruhun sürgünden kurtularak ait olduğu asıl merkeze, cananına doğru çekilmesidir.
Kısacası,...
Hayatını Medineleştir ki, ölümün bir şifaya ve perdesiz bir şehadete dönüşsün.
Medine'de ölmek; Resûlullah’ın davasında, ahlakında ve aşkında yokluk sırrına ermektir. Bu yolun dertlisi ve yolcusu olan adanmış ruhlar için artık her yer Medine, alınan ve verilen her nefes bir şehadettir. Hz.Muhammed'in (s.a.v) sadık ümmetine vaadi, o adanmışlık ve teslimiyetle toprağa düşen her bir tohumun, O’nun nurlu ve bereketli ikliminde ebedi bir baharla filizleneceğinin en büyük garantisidir.
Tarih: 2026-05-28 09:16:31