Hayatın engebeli ve kıvrımlı yollarında yürürken insan, çoğu zaman bedenin yorgunluğundan ziyade ruhunun derinliklerinde yankılanan sorularla sınanır.
Bu sorular, aklın dar kalıplarına sığmayan, kalbin ise ancak sükûtla karşılayabildiği türdendir.
Gözlemlerim bana gösteriyor ki, varoluşu sadece basit bir etme-bulma matematiğine indirgeyen yüzeysel bakış açısı, hakikatin o zarif dokusunu kavramaya yetmiyor.
Neden dertler iyileri bulur..? ya da İyilermi hep bir bedel ödemesi gerekiyor.? gibi sorular, zahirde bir arayış gibi görünse de, çoğu zaman kaderin hikmetini ölçmeye çalışan eksik bir bakışın yansımasıdır.
Oysa hakikat ehli bilir ki, hayat bir alışveriş defteri değildir. İyilik ile mükâfat, zahirde görülen bir dengeye göre dağıtılmaz.
Zira kader, ilahi bir Hikmettir, her bir dokunuşu, her bir imtihanı, insanı zahirden batına, kabuktan öze çağırır. Dert sandığımız şeyler, çoğu zaman ruhun arınmasına vesile olan latif dokunuşlardır.
Bu yüzden, böylesi sorularla karşılaştığımda içimde kopan fırtınayı vakar dolu bir sessizlikle örterim.
Çünkü bilirim ki, hakikati anlamak için hesap tutan bir akıldan ziyade, teslimiyetle açılan bir gönül gerekir ve o gönül anlar ki, her imtihan bir ceza değil, bir davettir…
Her zorluk, hakikate açılan gizli bir kapıdır, dert, bir son değil, bir mertebedir.
Tasavvufa göre Belanın en şiddetlisi, Allah katında derecesi en yüksek olanlara gelir.
Eğer dert bir mahkumiyet olsaydı, Hz. Eyüp yıllarca o yaralarla sabrı ilmek ilmek dokur muydu.?
Eğer hastalık bir dışlanma olsaydı, Alemlere Rahmet olarak gelen Hz.Muhammed (s.a.v), ömrünü evlat acılarıyla ve şiddetli sancılarla noktalar mıydı..?
Dert, muhatabına göre şekil alan mukaddes bir emanettir.
Günahkar için pasları silen bir kefaret, bir uyarıdır, EYVALLAH.
Fakat temiz bir kalp için dert, bir TERFİ SINAVI'dır.
Ateş, altını yakıp kül etmek için değil, onu üzerindeki yabancı maddelerden arındırıp saflaştırmak, değerini ortaya çıkarmak için vardır.
Altın ateşe girdikçe parlar, insan ise dert potasında piştikçe insanlaşır.
Hayat bir muhasebe tablosu değil, bir olgunlaşma yolculuğudur.
Bazen en ağır yükler, onu taşıyabilecek en güçlü omuzlara verilir.
Gerçek şifa, hastalığın bitmesi değil, o hastalığın içindeki hikmeti görebilmektir.
Toplumda sıkça tekrarlanan "Her yapılan kendine döner" sözü, çoğunlukla dar bir çerçevede, sanki ilahi bir mekanik düzenin anlık fiziksel bir cezalandırma sistemiymiş gibi algılanıyor. Oysa bu sözün özü, bir evrensel adalet vurgusudur ve bu adalet her zaman dış dünyada, gözle görülür bir karşılıkla tecelli etmez.
Şayet her iyilik yapan anında zenginleşse, her kötülük yapanın anında eli kırılsaydı iyi insan olmanın bir kıymeti kalır mıydı.?
"O" zaman iyilik, kalbi bir tercih değil, mecburi bir hayatta kalma stratejisine dönüşürdü.
Hayat, ödül ve cezanın anlık verildiği bir laboratuvar değil, özgür iradeyle verilen tepkilerin toplandığı bir bütündür.
İnsan, karşılığını hemen alamayacağını bildiği halde "iyi" kalabiliyorsa, erdem sahibidir.
Hastalık bir eksiklik değil, İnsanlık Hâlidir..
Bu derin hakikat, hastalık ve acı gibi kavramlara bakışımızı da değiştirmelidir.
Hastalık bir ceza ya da manevi bir eksiklik değildir. En yüce makamlarda bulunan peygamberlerin bile ağır hastalıklardan geçmesi, bize şu sarsıcı mesajı verir, Dünya bir ödül yeri değil, bir bekleme odasıdır.
Peygamberler de biyolojik yasalara, yani bu dünyanın fiziksel kanunlarına tabidir. Onların acı çekmesi bir acziyet göstergesi değil aksine insan olduklarının ve bu dünyanın geçiciliğinin en somut kanıtıdır. Onlar hastalanarak bize, bedensel ıstırabın ruhun yüceliğine engel olmadığını, asıl meselenin bu geçici dünyada nasıl bir iz bıraktığımız olduğunu gösterirler.
Adalet bazen bir olayla, bazen bir hastalıkla ama her zaman insanın kendisiyle gelir.
Dünya bir sonuç yeri değil, bir süreç yeridir ve bu süreçte başımıza gelenler değil, o gelenlere karşı takındığımız tavır bizi biz yapar.
Tarih: 2026-04-22 11:00:24