OKU..!
OKU..!

AYNI TÜR'MÜYÜZ, AYNI CİNS'Mİ..?

AYNI TÜR'MÜYÜZ, AYNI CİNS'Mİ..?

Sokakta yürürken, markette sıra beklerken ya da bir otobüs yolculuğunda yan yana otururken hepimiz birbirimize ne kadar çok benziyoruz, değil mi..?
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) dilinden aktarılan “Ben de sizin gibi bir beşerim” ifadesi, insan olmanın ortak paydasını güçlü bir şekilde vurgular. Bu söz, peygamberlik makamının yüceliğine rağmen, onun da diğer insanlar gibi yiyen, içen, yorulan, üzülen ve sevinen bir insan olduğunu açıkça ortaya koyar. Yani bu ifade, ilahi mesajı getiren kişinin bile insani sınırlılıklara sahip olduğunu hatırlatarak, insan olmanın özündeki eşitliği ve ortaklığı gözler önüne serer.
Bu perspektiften bakıldığında, dünya hayatı adeta bir sahneye benzer. Hepimiz, farklı roller üstlensek de aynı özden yaratılmış, aynı fiziksel sınırlarla çevrelenmiş varlıklarız. Topraktan yaratılmış olmanın getirdiği fanilik, acziyet ve ihtiyaç hâli hepimiz için ortaktır. Kimi zaman güçlü, kimi zaman zayıf, kimi zaman neşeli, kimi zaman hüzünlü oluruz. Ancak bu değişken hâllerin ardında değişmeyen gerçek şudur,.. Hepimiz BEŞER'iz. Dolayısıyla “Ben de sizin gibi bir beşerim” ifadesiyle anlatılmak istenilen, sadece bir tevazu göstergesi değil aynı zamanda insanın kendini konumlandırması için bir hatırlatmadır. Bu hatırlatma, ne kendimizi aşırı yüceltmememiz ne de değersiz görmememiz gerektiğini anlatır. Çünkü hepimiz aynı hakikatin farklı tezahürleriyiz, aynı sahnede, benzer sınırlılıklar içinde anlam arayan yolcularız.
Sahne kapandığında, yani ölüm dediğimiz o büyük hakikat perdesi aralandığında, biyolojik eşitlik yerini derin bir ruhsal ayrışmaya bırakır. O AN geldiğinde, aynı türün fertleri olarak uyuduğumuz bu uykudan, amellerimizin ve niyetlerimizin rengine bürünmüş üç farklı CİNS olarak uyanırız.
İşte varoluşun o üç farklı rengi ve hakikat yolundaki yolcuların menzillerini sizlere anlaşılır olarak anlatmaya çalışayım..!
1. Kozalı Yaşamın Karanlığında Kaybolanlar...
Listenin başında, kendi varlığını evrenin merkezi sanan, BEN eksenli bir zindana gönüllü girenler vardır. "Kozalı yaşam" tabiri, bu hali anlatmak için ne kadar da latif bir teşbihtir. Onlar, Hakikat Güneşi’nin parıltısına gözlerini sımsıkı kapayıp, kendi ego, zan ve vehimlerinden ördükleri o daracık kozanın içinde hapsolurlar.
Hakk’tan ve Sünnetullah dediğimiz evrensel sistemin akışından kopuk, sadece nefsinin fısıltılarıyla örülü bir rüyanın içinde kaybolurlar. Oysa koza, kelebek olup uçmak içindir, içinde hapsolup çürümek için değil. Ölüm gerçeğine çarptıklarında, o daracık kozanın içinde biriktirdikleri karanlığın, ebedi bir mutsuzluğa dönüştüğünü görürler. Işığı reddetmek, kendi karanlığına mahkûm olmanın en acı bedelidir.
2. Dengeyi Bulup İstikamet Üzere Olanlar...
Bir de dengeyi bir sanat haline getirenler, yani hayatı bir "isabet ettirme" inceliğiyle yaşayanlar vardır. Onlar, bu dünya yaşamında rotasını şaşırmayan, sünnetullahın yasalarıyla kavga etmek yerine, o eşsiz nizam ile uyum içinde akmayı seçenlerdir. Hakk'ı bulma yolunda ne ifrata kaçarlar ne de tefrite, adalet ve itidal üzere yürürler.
Onlar için ölüm, korkulacak bir son değil bilakis, doğru tercihlerle, salih amellerle ve temiz niyetlerle nakış nakış işlenmiş bir ömrün mübarek hasat mevsimidir. Toprağa düşen tohumun başak vermesi gibi, onlar da bu dünyadan göçerken saadetle ve uğurla uğurlanırlar.
3. Yakîn ile Birleşip Menzile Varanlar...
Ve nihayet, iyiliğin ve doğruluğun da ötesine geçip, Yakîn nuruyla vuslata erenler. Onlar, hayır yarışında en öne geçenler, yani Mukarrebûn (Hakk’a yaklaştırılmış olanlar) makamının sahipleridir. Bu seçkin ruhlar, kurbiyet (yakınlık) mertebesini henüz bu ten kafesindeyken, ölmeden önce ölerek deneyimleyenlerdir.
Onlar, aradaki tüm BENLİK perdelerini aşkın ve marifetin ateşiyle yakıp kül etmişlerdir. Artık her zerrede Hakk’ın bir vechini müşahede eder, baktıkları her yerde O’nun cemalini seyrederler. Onlar için evrensellik, varılması gereken uzak bir durak değil her nefes alışlarında ikamet ettikleri asıl ana vatanlarıdır. Cüzden külliye geçmiş, damlayken ummana karışmışlardır.
Sonuç olarak,..
Hepimiz aynı toprak kokusunu taşıyan BEŞER'ler olarak bu yolda yürüyoruz. Fakat içimizdeki cevheri nasıl işlediğimiz, perde kapandığında uyanacağımız kimlik belirliyor.
Mesele, bu geçici kostümün hakkını verip, koza karanlığından kurtularak o ebedi "Kurbiyet" ışığına kanat çırpabilmektir.
Size tavsiyem kendinize sorun,.. bugün hangi grubun frekansında nefes alıyoruz..? diye..
Kendi kozamızın tellerini mi örüyoruz, yoksa o perdeleri yakacak ateşi mi arıyoruz..? derin düşünün.!
Ayrıca bu perspektiften bakınca, sizce insanın kendi kozasını fark etmesi ve ondan çıkması için en büyük engel, DIŞ dünyadaki meşgaleler mi yoksa içerideki o BEŞER kimliğine olan aşırı bağlılık mı.? araştırın..! Henüz daha AN olarak vaktiniz varken..

Tarih: 2026-05-06 07:40:33