Dürtülerinin peşinden sürüklenen insan, özgür olduğunu zanneder.
Oysa nefsinin her çağrısına evet diyen, hevâsının her yönelişini irade sanan kişi kendi kararlarını verdiğini düşünürken, çoğu zaman bedeninin kimyasına, AN'lık arzularına ve zihninde yükselen geçici dalgalara hükmettirmektedir.
Tasavvufun diliyle söylersek insanın asıl esareti dışarıda değil, içeridedir.
Zincir bazen demirden değil, nefsin arzusundan yapılır.
Gerçek hürriyet ise canının her istediğini yapmak değildir.
Gerçek hürriyet, canının istediği her şeyi yapmak zorunda olmadığını bilmektir.
İNSAN, nefsinin önüne geçebildiği ölçüde İNSAN'dır.
Öfkesine rağmen merhameti, çıkarına rağmen vefayı, hevesine rağmen sabrı, gururuna rağmen tevazuyu seçebildiği ölçüde kendi özüne yaklaşır.
Çünkü akıl sustuğunda hevâ konuşur.
Kalp perdelenince nefis hüküm verir.
İrade zayıfladığında insan, kendi içindeki geçici fırtınaların emrine girer.
Oysa kalbin yolu başkadır.
Kalp, Hakîm olanın hikmetini arar,
Sabır olanın sabrından nasiplenir,
Rahmân olanın rahmetine sığınır,
Vedûd olanın sevgisini öğrenir.
Ve insan zamanla şunu fark eder..
Her gelen, kalmak için gelmemiştir.
Her yakınlık, hakiki bir bağ değildir.
Her sıcaklık, ateş değildir.
Hayat bir ateş meydanıdır.
Kimi ateşi uzaktan görür.
Meraklılar gelir ışığını seyreder, sıcaklığını ölçer, beklentisini karşılamadığı anda çekip gider. Onlar ateşin hakikatini değil, kendilerindeki merakı takip eder.
Günübirlikçiler biraz ısınır.
Üşüdükleri kadar yaklaşır, ihtiyaçları kadar kalırlar. İhtiyaç sona erince yolları ayrılır. Çünkü onların bağı kalpten değil, ihtiyaçtan kurulmuştur.
Tüketiciler ise ateşin başında, ateş kendisini tüketene kadar otururlar. Odun oldukça sıcaklığı severler, alev yükseldikçe yakın dururlar. Sonra köz azalınca dönüp ateşi suçlarlar.. “Meğer ateş yokmuş.”
Oysa ateş yok olmamıştır.
Onlar yalnızca ateşin kendilerine vereceği şeyi tüketmişlerdir.
Bir de konfor bağımlıları vardır.
Ateşin başında her şey güzelse kalırlar.
Rüzgâr çıktığında, duman gözlerini yaktığında, gece soğuduğunda ve hayat biraz zahmet istediğinde kalkıp giderler.
Çünkü onlar sıcaklığı severler
fakat ateşi taşımayı değil.
Tasavvuf ise insana başka bir SIR öğretir..
Sevgi, yalnızca hoşumuza giden hâllerde kalabilmek değildir.
Hakiki bağ nefsin hoşuna giden şartlar ortadan kalktığında da devam edebilen bağdır.
Çünkü nefs, şart ister.
Kalp ise hakikati arar.
Nefs, “Bana ne veriyorsun?” diye sorar.
Kalp, “Ben sana ne olabiliyorum?” diye sorar.
Nefs karşılık bekler.
Muhabbet, karşılıktan önce gelir.
Nefs sahip olmak ister.
Vedûd olanın tecellisini arayan gönül ise emanet bilmeyi öğrenir.
Ve gün gelir...
Ateş söner.
Odun biter.
Alev diner.
Köz soğur.
Kül rüzgâra karışır.
İnsanların birçoğu da o ateşle birlikte kaybolur.
Çünkü bazı ilişkileri ayakta tutan şey sevgi değil alışkanlıktır.
Bazı yakınlıkları besleyen şey muhabbet değil menfaattir.
Bazı bağlılıkların temelinde vefa değil yalnızlık korkusu vardır.
Hormonlar susar.
Hevesler diner.
Çıkarlar tükenir.
Beklentiler karşılıksız kalır.
Nefsin kurduğu bütün küçük hesaplar birer birer çöker.
Ve kalabalık dağılır.
İşte tam o anda hakikat görünür.
Çünkü insanın çevresindeki kalabalığın çokluğu değil, kalbinin yanında kimlerin kaldığı önemlidir.
Fırtına koptuğunda yanında kalan...
Sana verecek hiçbir şeyi kalmadığında seni hâlâ görebilen...
Seni yalnızca iyi hâllerinde değil, kırıldığın, yorulduğun ve sustuğun zamanlarda da tanıyabilen...
İşte o, nefsin hesabından çıkıp kalbin hakikatine yaklaşmıştır.
Belki de bütün mesele budur..
İki insanın birbirinde ne bulduğu değil, birbirlerinin yanında neye dönüştükleri.
Çünkü hakiki yakınlık, iki nefsin birbirini tüketmesi değildir.
İki insanın, birbirinin varlığında Allah'ın güzel isimlerinden birinin izini hatırlamasıdır.
Birinin merhameti diğerine Rahmân'ı hatırlatır.
Birinin bağışlaması Gafûr'un mânâsını düşündürür.
Birinin sabrı Sabır'ın tecellisine vesile olur.
Birinin şefkati Rahîm'in rahmetini hissettirir.
Birinin sevgisi, insanı Vedûd olanın sevgisini hatırlamaya götürür.
Ve belki de en güzeli...
İki insan birbirine sahip olmak için değil, birbirinin hakikatine şahit olmak için yan yana durur.
O zaman ilişki, nefsin pazarı olmaktan çıkar.
Bir emanet hâline gelir.
“Sen benim ihtiyacımı karşıladığın için yanımda değilsin.”
“Bana sıcaklık verdiğin için seni sevmiyorum.”
“Bana iyi hissettirdiğin için burada değilim.”
Bilakis:
Sen, sen olduğun için varsın.
Ben de seni tüketmeden, kendime mal etmeden, değiştirmeye çalışmadan yanında durmayı öğreniyorum.
İşte o vakit ateş başka türlü yanar.
Odunla değil...
Menfaatle değil...
Hevesle değil...
Hakikatle.
Ve günün sonunda geriye ne kalır biliyor musun?
Ne kalabalıklar...
Ne alkışlar...
Ne geçici arzular...
Ne bedenin coşkusuyla yükselen o kısa süreli heyecanlar...
Hepsi geçer.
Geride yalnızca kalbin ne kadar sahici olduğu kalır.
Ve belki o vakit, bütün perdeler çekildiğinde, bütün hesaplar sustuğunda, nefsin sesi dindiğinde insan şunu anlar:
Hakiki sevgi, insanın nefsini besleyen değil nefsini aşmasına vesile olan sevgidir.
Fırtına geçer.
Ateş söner.
Kalabalık dağılır.
Ve küllerin arasında iki insan kalır.
Birbirinden bir şey istemeden,
birbirini tüketmeden,
birbirine sahip olmadan...
Sadece yan yana.
Sessizce.
Samimiyetle.
Ve belki de o sessizliğin içinde insan, ilk defa gerçekten ısınır.
Çünkü artık ısındığı şey diğer insanın nefsi değildir.
Hakikatin ateşidir.
Sen ve ben...
İki ayrı varlık gibi görünsek de, birbirimizin varlığında Hakk'ın bize hatırlattığı emaneti görebildiğimiz ölçüde...
İşte o zaman sevgi, bir duygu olmaktan çıkar.
Bir hâle dönüşür.
Ve insan, nefsinin istediği için değil, HAKK'ın RAZI olacağı HÂL'i seçebildiği için özgürleşir.
Hâlâ anlamayanlar varsa...!
Bu yazıyı bir kez daha okuyun.
Ama bu kez aklınızla değil,
nefsinizden ne kadarını içine aldığınıza bakarak okuyun.
Çünkü bazı sözler anlaşılmak için değil, insanın kendisiyle yüzleşmesi için yazılır ve belki de asıl soru şudur..?
Sen gerçekten özgür müsün..?
Yoksa sadece nefsinin istediği her şeyi, “Ben böyle istiyorum” diyerek özgürlük zanneden bir esir misin..?
Tarih: 2026-08-09 13:41:15