OKU..!
OKU..!

İLİŞKİLERDE İLÂHİ DENGE

İLİŞKİLERDE İLÂHİ DENGE

İnsan ruhu, gurbettedir. Bu dünyada duyduğumuz o derin yalnızlık korkusu, aslında özümüzün ve ruhumuzun asıl kaynağına duyduğu özlemden (ünsiyet arayışından) gelir. Yalnızlık ruhu incitir bu yüzden insan sürekli bir gönül bağı, dostluk, muhabbet ve ünsiyet arar.
Ruh, bu dünya âleminde tek başına kaldığında kendini garip ve yetim hisseder, çünkü yaratılışı gereği bağ kurmaya, sevilmeye, bir gönüle sığınmaya muhtaçtır.
İnsanın yalnızlıktan duyduğu bu derin korku ve kaçış, esma-i hüsnadan el-Vedûd (kullarını çok seven, sevilmeye en layık olan) ve el-Velî (hakiki dost olan, kullarına yakınlık gösteren ve onları koruyan) tecellilerinin bir yansımasıdır.
İnsan, kalbindeki o ilahi sevme ve sevilme potansiyelini başka insanlarla temas ederek açığa çıkarmak, dünyadaki gurbetini muhabbetle hafifletmek ister.
Ancak bu yakınlık arayışı, insanın henüz terbiye edilmemiş ham yönüyle, yani nefsiyle karşı karşıya geldiğinde çetin bir imtihana dönüşür. Bir insana perdesizce, fıtri sınırları hiçe sayarak fazla yaklaştığımızda, onun hamlıkları, kibri, bitmek bilmeyen beklentileri ve tek bir incitici sözü kalbimize saplanır. Çünkü dünyadaki her beşer, el-Kuddûs (her türlü eksiklikten münezzeh olan) değildir, her insanın içinde kusurlar, zafiyetler ve karanlık noktalar barındıran bir nefs vardır.
İnsanın nefsi ise ham arzuların esiridir sürekli ister, talep eder. el-Ganiyy (hiçbir şeye muhtaç olmayan) sıfatı sadece Yaratıcı’ya ait olduğundan, insan ihtiyaç ve arzu içindedir. İstediğine erişemeyince feryat ile acı çeker, eriştiğinde ise o dünyevi tatmin çabucak buharlaşır ve yerini başka arzulara bırakır.
İşte terbiye olunmamış insan ilişkilerindeki o yıpratıcı kısırdöngü tam olarak bu nefsani dalgalanmadan doğar.
İnsan önce yalnızlığın gurbetinde kıvranır ardından yoğun bir muhabbet ve yakınlık arzusuyla başkasına koşar. Fakat sınırlar unutulup fazla yakınlaşıldığında nefsler çatışmaya başlar, kalpler kırılır ve hayal kırıklığı yaşanır.
Bu acıdan kaçmak için insan kendini geriye çeker, içe kapanır ve yeniden yalnızlığın o soğuk kucağına düşer. Bir süre sonra yalnızlık yine ağır gelince, döngü en baştan başlar.
Tasavvufi düşünce der ki, bu kısırdöngüden kurtulmanın yolu insanlardan tamamen yüz çevirip dağlara, mağaralara çekilmek değildir. Asıl olgunluk, "Halk içinde Hakk ile olmak", yani insanlardan kopmadan ama onlarla olan bağını ilahi ölçüyle yürütmektir.
Sevgi ve samimiyet tek başına ilişkiyi ayakta tutmaya yetmez, kalplerin birbirini incitmeden, ezmeden bir arada kalabilmesi ancak edep ve hürmet ile mümkündür.
Edep, Allah'ın el-Hakîm (her şeyi hikmetle ve yerli yerince yapan) ve el-Adl (sonsuz adalet sahibi olan) isimlerinin insan ilişkilerindeki tecellisidir. Edep, herkesin ve her şeyin hakkını, sınırını gözetmektir. Karşındaki insanın gönül mahremiyetine saygı duymak, ona muamele ederken Allah'ın el-Latîf (en ince detayları bilen, lütfeden ve incelik gösteren) isminden nasip alarak zarif ve lütufkar davranmaktır.
İlişkilerdeki o sağlıklı mesafe, kalpleri birbirinden ayıran soğuk ve katı duvarlar değil aksine nefslerin birbirini yakmasını ve hırpalamasını engelleyen manevi bir kalkandır.
Aşkta, romantik ilişkilerde, dostlukta, aile bağlarında ve toplumsal yaşantıda huzura ermenin yegane sırrı, el-Mukaddim (öne geçiren, yakınlaştıran) ile el-Muahhir (geride bırakan, mesafe koyan) isimlerinin arasındaki o ilahi dengeyi yakalamaktır. İnsanlara olan mesafemizi ne onları soğutacak kadar uzak, ne de nefslerin çatışıp birbirini yakacağı kadar aşırı yakın tutmalıyız.
İnsan ilişkilerini, kalpleri muhabbetle ısıtacak kadar yakın, fakat birbirinin sınırına ve kul hakkına girmeyecek kadar edepli ve korunaklı bir mesafede tutabildiğimiz gün, gurbetimiz huzura dönüşecektir...

Tarih: 2026-08-20 08:51:57