Bu yazımda Bir Hâl'in Hikayesi isimli kitabımın 28.ci sayfasındaki bir bölümü açıklığa kavuşturmak istiyorum..
Bölüm şöyle..!
İçimdeki o bilmiş sesin komutasında konuşmaya başladım..
Bak amca, dedim, sesime yapay bir vakar katarak.
Bunların hepsi birer imtihan. Sabretmen gerekir.
Dünya bir rüyadır, dertler ise gelip geçici gölgelerdir.
Sen kalbini Nur'a çevirmezsen, bu karanlıkta boğulursun.
Bak. ben neler gördüm, neler bildim...
Ona Sabrı anlattım ama Sabırsızca.
Ona rüyayı anlattım ama uykuda olduğumu fark etmeden,
Ona NUR'dan bahsettim ama yüzümdeki o karanlık kibiri fark etmeden.
Cümlelerim gramer olarak doğruydu, tasavvufi olarak, yerli yerindeydi, ama soğuktular.
Kalbimden çıkıp onun kalbine akmıyorlardı aksine onun yorgun ruhuna birer balyoz gibi iniyorlardı..
Bugün ki yazım, hepimizin çoğunlukla fark etmediği, fark etse de itiraf etmekten kaçındığı ortak bir insanlık yarası hakkında...
Bugün, başkalarının dertlerine çare üretirken kendi ruhunu karanlıkta bırakanlar hakkında yazacağım..
Bir AN için arkanıza yaslanın ve hayatınız boyunca birine akıl verdiğiniz, teselli ettiğiniz ya da DOĞRU YOL'u gösterdiğiniz o anlardan birini hatırlayın.
Karşınızda canı yanan, haksızlığa uğramış, hayal kırıklığı yaşayan bir dostunuz, eşiniz veya evladınız vardı diye düşünün..
Hatırlayın o AN'da içinizde birdenbire beliren, her şeyi çok iyi bildiğini iddia eden o BİLMİŞ SESİ hissetmiş miydiniz.?
İşte tam o AN, sesinize yapay bir ciddiyet, yapay bir vakar katarak konuşmaya başlamış mıydınız..?
"Bak," demiştiniz belki de,
"Bunların hepsi birer imtihan. Sabretmen gerekir.
Dünya bir rüyadır, dertler ise gelip geçici gölgelerdir..." vs..vs..
Dostlar, bu cümlelerde hiçbir hata yok. Hepsi doğru. Ama gelin bugün kendimize karşı dürüst olalım.
Bu cümleleri kurarken amacımız karşımızdakinin yarasını sarmak mıydı, yoksa ona ne kadar bilge, ne kadar sabırlı ve ne kadar olgun olduğumuzu kanıtlamak mı..?
Bugün bu yazıyı okurken, her birimizin kitabi doğrular değil, kendi nefsimizle yapılmış samimi bir yüzleşme olmasını diliyorum.
Bir Hâl'in hikayesi isimli kitabımda ki bu hikayeyi okuyan bir insan, ilk olarak şu muazzam tehlikeyi fark etmelidir..
Nefis, her kılığa girebilir, hatta kutsalın kılığına bile.
Bizler nefsin bizi sadece kötülükle, haramla, günahla kandırdığını zannederiz.
Oysa nefsin en tehlikeli, en sinsi olduğu yer, dinin, tasavvufun, ahlakın ve bilginin arkasına saklandığı andır. Karşımızda acı çeken bir insan varken, onunla birlikte acı çekmek yerine ona HOCALIK taslamaya başladığımızda, içimizdeki o gizli kibir devreye girer.
Kendimize sormak zorundayız, Sesimize neden yapay bir hava katıyoruz.?
Çünkü içimizde yaşatmadığımız, kalbimize indirmediğimiz bir doğrunun ezikliğini yaşıyoruz.
O ezikliği kapatmak için de sesimizi kalınlaştırıyor, bakışlarımıza sahte bir derinlik veriyoruz.
Buradan çıkartacağımız ilk büyük ders şudur.. Eğer birine doğruyu söylerken içimizde bir "üstünlük" veya "bilmişlik" hissi uyanıyorsa, o an hakikate değil, kendi egomuza hizmet ediyoruz demektir.
Hakikat, tevazu doğurur, kibir değil.
Gelin, hayatımızdaki o konuşma anlarına daha yakından bakalım ve kendi kendimizi nasıl sabote ettiğimizi görelim.
Hikayedeki üç büyük çelişki, aslında her gün düştüğümüz tuzaklardır..
Sabırsızca Sabır Öğütlemek
Hayatınızda hiç birine sabretmesini söylerken sesinizi yükselttiğiniz, sinirlendiğiniz veya acele ettiğiniz oldu mu.?
"Yahu sabretsene, her şey imtihan diyorum sana.!" derken, aslında karşımızdaki insanın acısını dinlemeye tahammülümüz olmadığını itiraf etmiş oluyoruz. Ona sabrı anlatıyoruz ama bunu sabırsızca yapıyoruz. Okuyucu buradan şu dersi çıkarmalı..! Kendinde bulunmayan bir erdemi başkasına satmaya kalkışmak, manevi bir dolandırıcılıktır.
Karşındakine sabır vermen için, önce senin ona dinlerken sabır göstermen gerekir.
Birine, "Dünya bir rüyadır, dertler gelip geçici gölgelerdir" demek çok kolaydır. Peki, bunu söyleyen bizler, dünya malı için, bir makam için, bir alkış için birbirimizi kırarken hangi uykudayız..?
Başkasına "bu dünya bir rüya, uyan artık" derken, kendimizin "kibir uykusunda" horul horul uyuduğumuzu neden görmüyoruz.? Buradan alacağımız ders nettir.. Kendi uyanışını gerçekleştirmemiş bir ruh, başkasını uyandıramaz. Kendi gözündeki merteği görmeden, başkasının gözündeki çöpü temizlemeye çalışanlar, sadece komik duruma düşerler.
En acısı da budur. Ağzımızdan "Nur", "aydınlık", "Allah aşkı", "gönül" kelimeleri dökülüyor; ama yüzümüzde, bakışlarımızda o üstenci kibrin simsiyah karanlığı var. Karşımızdaki insan bizim sözümüzün aydınlığına mı bakar, yoksa yüzümüzdeki o itici karanlığa mı.? Elbette o karanlığı hisseder ve kaçar. Demek ki dostlar, sözün ne söylediği kadar, yüzün ve halin ne söylediği de önemlidir.
Hikayedeki en sarsıcı tespit şu,.. "Cümlelerim gramer olarak doğruydu, tasavvuf olarak yerli yerindeydi, ama soğuktular."
Bu yazıyı okuyan herkes, internetten, kitaplardan, videolardan binlerce doğru cümle bulabilir. Cümleleriniz kusursuz olabilir. İslam hukukuna, tasavvufa, felsefeye tamamen uygun olabilir. Ama eğer o kelimeler sizin kalbinizden, yaşanmışlığınızdan, samimiyetinizden çıkmıyorsa, soğuktur ve soğuk olan hiçbir söz, üşüyen bir kalbi ısıtamaz.
Biz ne yapıyoruz peki.?
Karşımızda yorulmuş, ruhu hırpalanmış bir insan var. Dizlerinin bağı çözülmüş, tutunacak bir dal arıyor. Biz ona merhametle sarılmak, sessizce elini tutmak, onunla birlikte susmak yerine, zihnimizdeki o "doğru cümle kütüphanesini" açıp adamın üzerine boca ediyoruz.
İşte o an ne oluyor biliyor musunuz? O çok doğru, o çok kutsal tasavvufi cümleler, karşı tarafın ruhuna birer balyoz gibi inmeye başlıyor.
Adam "Canım yanıyor" diyor, biz kafasına "Sabret imtihandır" balyozunu indiriyoruz.
Adam "Çaresizim" diyor biz kafasına "Sen kalbini Nur'a çevirmemişsin" balyozunu indiriyoruz.
Onu teselli ettiğimizi sanırken, aslında her cümlemizle onu eziyor, onu suçluyor ve onu hakikatten uzaklaştırıyoruz. Soruyorum size,..! Hangimiz din adına, ahlak adına, iyilik adına konuşurken başkalarının ruhuna balyoz indirmedik..? Hangimiz sevgisizce söylediğimiz doğrularla insanları kırdık..?
İşte bu kitaptan okuyucunun çıkarması gereken en ağır ders budur..
Merhametsiz, sevgisiz ve şefkatsiz söylenen her doğru, hakikate yapılmış bir ihanettir.
Bu hikaye aslında bize bir ayna tutuyor ve o aynada gördüğümüz yüz, her zaman çok estetik olmayabilir. Ama uyanış, o çirkinlikle yüzleştiğimiz AN başlar.
Öyleyse Önce Yaşa, Sonra Konuş.! Kendinde tecelli etmeyen, hayatında uygulamadığın hiçbir hakikatin öğretmenliğine soyunma. İnsanlar senin ne kadar bildiğine değil, ne kadar yaşadığına bakar.
Sözü Kalpten Çıkar..!
Dilinin ucundan dökülen afili cümleleri bir kenara bırak. Karşındaki insana kalbinin sıcaklığını vermiyorsan, ona sunduğun en büyük hakikat bile buzdur, üşütür.
Balyoz Olma, Melhem Ol..!
İnsanların yorulan ruhlarını ezmek için bilgini kullanma. Doğruyu öyle bir üslupla, öyle bir şefkatle söyle ki, karşındaki insan ezildiğini değil, sarıldığını hissetsin.
Dostlar, dünya felsefe yapanlardan, kitabi doğruları birbirinin yüzüne çarpanlardan yoruldu. Dünyanın bugün "hâl adamlarına", sevgi diline, samimiyete ihtiyacı var.
Bundan sonra birine "Nur"dan bahsedeceksek, önce kendi yüzümüzdeki kibir karanlığını silelim. Yolumuz şefkat yolu, dilimiz gönül dili olsun..
Tarih: 2026-06-05 22:00:53